ALLAHUMME SALLI ALA MUHAMMED VE ALI MUHAMMED VE ACCIL FERACEHUM

ALLAHUMME SALLI ALA MUHAMMED VE ALI MUHAMMED VE ACCIL FERACEHUM

Image


    Ehl-i Beyt mektebinin Kader ve Cüzî irade konularına bakışı

    Paylaş
    avatar
    Admin
    Admin

    aktiftir :
    10 / 1510 / 15

    Mesaj Sayısı : 60
    Points : 43
    Reputation : 0
    Kayıt tarihi : 29/07/07

    Ehl-i Beyt mektebinin Kader ve Cüzî irade konularına bakışı

    Mesaj tarafından Admin Bir Paz Ekim 14, 2007 3:47 pm

    Bİsmillahirrahmanirrahim Biz konunun daha iyi anlaşılması için, önce bu konuyla ilgili olarak İslam alemindeki çeşitli akımlara işaret edeceğiz. İlk önce şunu belirtelim ki ihtiyar (serbestlik-seçme gücü) ve kazâ kader konusunda kelamcılar (İslamî inançların aklı delillerini araştıran bilginler) tarafından çeşitli sorular ortaya atılarak yanıtlandırılmaya çalışılmıştır. Bu soruların en önemlilerinden biri şu sorudur: "Kulların yaptıkları işlerin, Allah'a olan nispeti/isnadı ve kulun kendisine olan nispeti/isnadı nasıldır?" Bu vb. soruların cevabındaki farklılık yüzünden İslam aleminde çeşitli akımlar meydana gelmiştir:
    Bunların en önemlileri şunlardır:

    1. Cebrîler:
    Bu görüş Cehm b. Safvan ve takipçilerine isnat edilir. Bu görüşün taraftarları, insanların kendi yaptıkları işlerde hiçbir ihtiyara (seçim hakkına) sahip olmadıklarını ileri sürmekteler. Bunlara göre iradesiz olarak eli esen bir insanın elinin esmesiyle, sağlıklı birinin kendi isteğiyle yürüyerek bir yere gitmesi arasında hiç bir fark yoktur; yani her iki hareket de insanın elinde olmadan oluşur; yine damın üzerine kendi isteğiyle çıkanla, damın üzerinden düşen adamın arsında bir fark yoktur. Bu görüşe göre işlerin yapanlarına isnat edilmesi mecazidir.

    2. Kaderîler (Tefvize inananlar):
    Cebrîlerin görüşünün tam karşı noktasında Kaderîlerin görüşü yer alır. Mu'tezile akımı genelde bu görüşün kurucusu ve savunucusu olarak kabul edilir. Bunlara göre, Yüce Allah kullarını kudretli ve iradeli olarak yaratmış ve her şeyi onlara bırakmıştır; kullar kendi istediklerini yapmakta mustakil olarak davranırlar. Meşhur İslam Filozofu İbn-i Sina bunların görüşünü açıklarken şöyle der: Mu'tezile'den bir çokları, hatta eğer Yüce Yaratıcının yok olması mümkün olsaydı bile, onun yok oluşu evrenin varlığını etkilemez demekten sakınmamışlardır. Çünkü onlara göre âlem ilk yaratılışında yaratıcıya ihtiyaç duymuştur, sonra böyle bir ihtiyacı kalmamıştır." (El-İşârât, C.3, S.6

    3. İki Görüşün Ortası:
    Genelde Müslümanlar yukarıdaki açık cebir ve tefviz görüşlerini reddetmiş ve orta bir yol izlemeye çalışmışlardır. Bu üçüncü yolu izlemeye çalışan fikri ekol ve mektepleri kısaca aşağıda sıralayacağız:

    a. Aş'arîlerin Görüşü:
    Bu görüş Ebulhasan El-Aş'arî ve onun görüşünde olanlara aittir. Bunlar kulların kendi istekleriyle yaptıkları işlerin Allah'ın kudretiyle meydana geldiğini ve her işi yaratan ve var edenin Allah olduğunu ve kulun kudretinin o işin varolmasında hiç bir etkisinin olmadığını savunur; ancak şu farkla ki Allah-u Teala'nın gerçekte kul vasıtasıyla oluşan işi var etmekle beraber, kulda o işi yapmak için bir irade ve kudret yaratır. Kul kendi irade ve kudretinin aynı işin var oluşuyla beraber oluşuna bakarak o işi kendisine atfeder ve kendisinin o işi yaptığını zanneder. Oysa gerçekte onu yaratan ve var eden Allah'ın kudretidir. Bu görüşe göre yaratıcılık sadece Allah'a mahsus olduğundan kulun irade ve kudretinin bir işin oluşmasında bir etkisi yoktur. Kul sadece o işi kesb edicidir. (Şerh-ul-Mevâkıf, C.8, S146)

    Görüldüğü gibi bu görüşü Cebrîlerden ayıran ana fikir "kesb"in kul tarafından gerçekleştiği fikridir. "Kesb"in ne olduğuna gelince Aş'arîlerin büyükleri bu konuda ihtilafa düşmüş ve kesbi açıklamada çeşitli yorumlar ortaya koymuşlardır. Örneğin Kâdı Baklânî, Gazâlî, Kuşcî, ve Taftâzânî her birisi kesb görüşünü farklı farklı yorumlamışlardır. Kesb ile ilgili görüşleri açıklayıp tahlil etmek bu yazının konum ve hedefini aştığı için biz bu konuya girmeyeceğiz. Sadece şunu hatırlatmakla yetineceğiz ki Aş'arîler, kesb görüşünü ortaya koymakla alenen cebre inanmaktan kaçınmaya çalışmalarına rağmen, gerçekte onların görüşleri de sonuçta cebre inananlardan farklı değildir. Çünkü onlar, açıklamalarında açıkça yer aldığı üzere, alemde Allah'tan başka bir etkenin olmadığını, yani yaratıklar arasında neden sonuç ilişkisinin bulunmadığını ve kulun kudretinin kendi işlerinin oluşmasında bir etkisinin olmadığını vurgulamaktadırlar. Bu ise kaçınılmaz olarak kulun irade ve ihtiyarının göstermelik olduğu sonucunu doğurur.

    Bu yüzden gerçek anlamda kulun irade ve ihtiyar sahibi olduğunu savunan Ehlibeyt alimleri, Aş'arileri cebre inananlardan saymış ve onların görüşlerinin batıl olduğunu çeşitli aklî ve naklî delillerle açıklamaya çalışmışlardır.

    B. Maturidîlerin Görüşü:
    Bu görüş Ebu Mansur Maturidî'ye mensuptur. Bu görüş sahipleri Aşa'rîlere göre biraz daha cebrilerden uzak durmaya ve kulun iradesinin de kendi işlerinin oluşmasında etkili olduğunu söylemeye çalışmışlarsa da, yine ne yazık ki bunu sağlam bir fikri temele oturtturamamışlardır; çünkü bunlar da kendi görüşlerini Aş'arîler gibi kesb çerçevesinde yorumlamaya çalışmış, evrende, yaratıklar arasında, neden sonuç ilişkisinin olduğunu inkar etmiş ve alemde vuku bulan her olay ve yapılan her işin var edeninin sadece Allah-u Teala olduğunu ileri sürmüşlerdir. Maturîdiler bunu savunmanın yanı sıra, insanın kendi iradesinin de kendi işlerinde etkili olduğunu söyleyerek bir nevi fikrî çelişkiye girmiş ve çözüm olarak ortaya koydukları fikir, kesb görüşü olmuştur. (bkz. Şerh-ul-Akâid En-Nesefiyye, S.115)

    Bizce alemde yaratıklar arasında sebep sonuç ilişkisini inkar ederek tüm yaratıkların ve yaratıkların yaptıkları işlerinin doğrudan Allah tarafından var edildiğini söyledikten sonra kulun da iradesinin işlerde etkili olduğunu söylemek çelişkiden başka bir şey değildir. Ama her halükarda bu görüşü benimseyenler, fikrî alanda bir çelişki yaşamalarına rağmen kulun iradesinin kendi işlerinde etkili olduğunu söyledikleri için Cebrîlerden daha bir uzak sayılırlar.

    C. Ehlibeyt Mektebinin Görüşü:
    Bu mektebe göre ne cebir görüşü doğrudur; ne de tefviz. Doğru olan bu iki görüşün orta haddidir. Konunun açıklık kazânması için Ehlibeyt'ten bu konuyla ilgili olarak nakledilen bazı hadisleri aşağıda zikredelim:
    1- Saduk, İmâm Muhammed Bâkır ve İmâm Cafer Sâdık'ın şöyle dediklerini nakleder:
    "Şüphesiz Allah, kullarını günaha mecbur edip sonra bu günahlardan dolayı onları cezalandırmaktan daha yüce ve keremli; istemesine rağmen bir işin gerçekleşmemesinden daha güçlüdür. Bu iki İmâmdan, "cebir ve tefviz görüşünün arasında orta bir menzil var mı?" diye sorulunca, İmâmlar 'evet' demişler; "Bu menzil yer ve göğün arasından daha geniştir." (Et-Tevhid, S.360)
    2- Yine Saduk Hariz vasıtasıyla İmam Cafer Sâdık'tan şöyle dediğini nakleder: "İnsanlar kader konusunda üç kısma ayrılırlar: bazıları Allah-u Teala'nın, kulları günaha mecbur ettiğine inanır; böyle düşünen Allah'ın verdiği hükümde zulüm ettiğine inandığından küfre düşmüştür. Bazıları da Allah'ın her işi onlara bıraktığına inanır bu da Allah'ın saltanat ve kudretini gevşek ve zayıf saymıştır ve böyle düşündüğü için küfre düşmüştür. Bazıları ise Allah'ın insanları güçleri yettiği şeye yükümlü kıldığına ve güçleri yetmediği şeyle onları yükümlü kılmadığına inanır. Bunlara göre kul iyilik yaparsa Allah'a hamd etmelidir. Günah işlerse Allah'tan bağış dilemelidir. İşte böyle düşünen, hakka ulaşan Müslüman'dır."
    Bu görüşün felsefî ve kelamî açıklamasına gelince, konunun teferruatına geçmeden şunu söylemekte fayda vardır ki bu görüşte, Aş'arilerin ve Maturidilerin aksine insanın kendi irade ve kudretinin yaptığı işlerin oluşumunda etkili olduğu, yaratıklar arsında neden-sonuç ilkesinin gerçek anlamda geçerli olduğu, ancak tüm sebeplerin ve bu sebeplerden biri de irade ve ihtiyar sahibi insanın varlığının her an Allah'a bağlı olduğu vurgulanmaktadır. Bu mektebe göre her işi aynı anda hem kula hem de kulun yaratıcısı olan Allah'a isnat etmek doğrudur ve bunlar arasında bir çelişki yoktur. Bu görüşte insan, hakiki anlamda ihtiyar ve irade sahibi bilinir. Ancak bu insanın kendi işlerinde müstakil olduğu anlamına da gelmez. Konunun biraz açıklık kazânması için Ehlibeyt mektebinin büyük alim ve kelamcılarından olan Şeyh Mufid'in (Vefat: 413 H.) zikrettiği bir örneği nakledelim:
    Farz edelim bir efendi ve büyük kendi köle ve hizmetçilerinden birini çağırarak ona ikramda bulunur; ona mal ve servet verir ve emrinde olan bir bölgenin yetkisini belli bir sure için ona bırakır. Bu hizmetçinin konumunu üç şekilde yorumlamak mümkündür:
    1. Hizmetçinin kendisine verilen bu makam ve mülke rağmen yine de bir şeye sahip olmadığını söylemek ve kölenin aslında bir yetkisinin olmasının bir şey ifade etmediğinde ısrar etmek. Bu görüş işte Cebre inananların görüşüdür.
    2. Efendinin kendi hizmetçisine bu yetkiyi vermekle kendisinin artık yetkisinin kalmadığını ve her şeyin hizmetçinin eline geçtiğini iddia etmek; bu görüş tefvize inananların görüşüdür.
    3. Her ikisinin de yetkili olduğuna inanarak efendinin kendi makamının sürdüğünü ve hizmetçinin de hizmetçi olmakla birlikte efendisinin verdiği yetki ile yetki kazândığını ve yetkisinin efendisinin yetkisine bağlı olarak var olduğunu, yani onun yetkisini kapsayan bir yetkinin var olduğunu söylemek; işte bu görüş hak görüştür. Bu açıklamaya göre Ehlibeyt Mekteb'i, hem cebir ve hem de tefviz görüşünü reddetmekle kalmaz, gerçek anlamda ihtiyar ve serbestliği reddeden, yani gizli cebire inanan Aş'arîlerin ve Mâturidîlerin görüşünü de reddeder. Bu yüzden cüz'i ihtiyar görüşü Maturudîlik ve Aş'rîlik'te benimsenen kesp görüşünün çerçevesinde ortaya konan bir görüş olduğundan gerçek anlamda insanın ihtiyarına inanan Ehlibeyt mektebinin görüşüyle farklıdır.

    Kazâ ve Kader kavramları:
    "Kader" ve "Takdir" kelimeleri, bir şeyin miktarını (kemiyet ve niceliğini) belirlemeğe denir. (bk. Müfredat-ı Rağip: Kader Maddesi) Kazâ ise, bir şeyi sağlamlaştırmak, muhkemleştirmek ve geçerli duruma getirmeğe denir. (bk. El-Mekayis C.5, S.99)
    Kuleynî bir hadiste şöyle nakleder: Yunus b. Abdurrahman İmam Rıza (a.s)'a "Kader ve kazânın anlamları nedir?" diye sordu. İmam şöyle buyurdu: Kader ölçüyü belirlemek ve bir şeyin ne kadar kalacağını ve ne zaman yok olacağı yönünden sınırlarını belirlemeğe denir. Kazâ ise, kesinleştirmeye ve bir şeyi yerine dikmeye denir." (El-Kafi, C.1, S.158)
    Kazâ ve kaderin manalarının daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim:
    Örneğin bir odunu düşünelim; bu odunun kaderi yani varlık yönünden taşıdığı ölçü gereği ki onda çeşitli kabiliyetler oluşur; örneğin bir odun olarak kolayca yakılabilir veya marangozlukta kullanılabilir; örneğin bir masa veya sandalyeye dönüştürülebilir ya da çürümeğe terk edilebilir; demek ki varlık ölçüsü bazı imkanlar onda oluşmuştur. İşte bu çeşitli imkanlar ve kabiliyetleri ifade eden ölçüye o odunun kaderi deriz Buna göre kader geniş yelpazeli imkan ve kabiliyetleri ifade etmenin yanı sıra, bir sınırı da ifade eder.
    Ama bu odunun bu kabiliyetlerinden birinin gerçekleşerek fiili olmasına o odunun kazâsı (yanı kesinleşen kaderi) denir. İnsan fertleri de böyledir. Yani her insan için hem türsel ve hem ferdi özellikler yönünden bir kaderi, yani yetenek ve varlık sınırları vardır. Bu kaderi gereği her insanın binlerce değişik kabiliyeti vardır işte bu kabiliyetlerden birinin kesinleşmesine kazâ denir.
    İnsanın kaderindeki yeteneklerinden birinin kesinlik kazânması, çeşitli etkenlere bağlıdır; bu etkenler arasında en belirleyicisi, Allah'ın insana verdiği iradesini ne yolda kullanması etkenidir. Buna göre kazâ ve kaderin oluşunun anlamı, bu alemde her şeyin belli bir düzene bağlı ve çok ince ilahi hesaplar ve sünnetler çerçevesinde gerçekleştiği anlamınadır; kesinlikle insanın irade ve ihtiyarının etkili olmadığı anlamında değildir.
    Hatta hadislerde de açıkça beyan edildiği üzere insanın yeteneklerini belirleyen kader ve o kaderi çerçevesindeki yetenek ve seçeneklerinden birinin kesinleşmesi durumunu ifade eden kazâ bile değişebilir. Hadislerde açıklandığı üzere dua (Allah'a yalvarmak), sadaka vermek ve akrabalara iyilik etmek, insanın kader ve kazâsının değişmesinde etkili olan etkenlerden bazısıdır.
    Kazâ ve kaderin insanın ihtiyarını (seçme yeteneğini) yok etmediğinin iyice anlaşılması için bu yazının sonunda Hz. Ali (a.s)'dan nakledilen bir hadisi nakledelim:
    Kafî ve Uyun kitaplarında nakledildiği üzere Hz Ali (a.s) Siffin harbinden dönüşü sırasında bir yaşlı adam Hz Ali'nin yanına gelerek şöyle dedi: 'Ey Emir-el Mu'minin, şu Şam ehliyle savaşımız acaba Allah'ın kazâ ve kaderi ile mi gerçekleşti? Hz. Ali (a.s) 'Evet ey şeyh', dedi, 'her tepe ve dağa çıkışınız ve vadiye inişiniz Allah'ın kazâ ve kaderi ile vuku buldu. Bunun üzerine (o yaşlı adam üzülerek) şöyle dedi: "O zaman bu zahmetlerimizi Allah'a bırakıyorum. (Yani bu zahmetler hep boşuna gitmiştir.)" Hz. Ali (a.s): 'Sabırlı ol, ey yaşlı adam' dedi, 'Allah'a yemin ederim ki, size hem gidişinizde, hem orada beklemenizde hem de dönüşünüzde mükafat vardır. Sizler bu hallerinizden hiçbirinde yaptığınız işlere zorlanmamış ve mecbur kılınmamışsınız.' Yaşlı adam 'Nasıl biz bu hallerimizden hiç birine zorlanmadık ve mecbur kılınmadık; oysa bizim gidiş ve dönüşümüzün hepsi Allah'ın kazâ ve kaderiyle gerçekleşmiştir?', diye sordu. Hz. Ali (a.s) şöyle cevap verdi: 'Sen kazâ ve kaderin kesin, zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu sanıyorsun; eğer öyle olsaydı Allah'ın mükafat ve cezalandırması, emir ve yasağı anlamsız olurdu; Allah'ın iyilere cenneti vaat etmesinin ve kötüleri azaptan korkutmasının da bir anlamı kalmazdı. Ne günahkar kınanabilir ve ne de iyilik yapan övgüyü hak ederdi; hatta günah işleyen, iyilik yapandan daha çok mükafata ve iyi olan da günah işleyenden daha fazla cezaya layık olurdu. Bu söz (kazâ kaderin insanın iradesini yok ettiği) puta tapanların, Allah'ın düşmanlarının ve Şeytan'a uyanların bu ümmetin Kaderîlerinin ve Mecusîlerinin sözüdür. Allah kullarını muhayyer bırakarak onlara mükellefiyetler koymuş; onları sakınsınlar diye bazı işerden nehy etmiştir; kulların az amellerine çok mükafat vermiştir. Ne yenilgiye uğratılarak ona karşı gelinir, ne de itaati mecburiyetle olur. O kullarını kendi başlarına bırakacak şekilde onlara bir şey vermemiştir; gökleri ve yeri boşuna yaratmamıştır; peygamberleri de müjdeleyici ve korkutucu olarak boşuna göndermemiştir; bu kafir olanların zannıdır. Yazıklar olsun kafirlere, uğrayacakları ateşten dolayı." (bk. El-Kâfi, C.1, S.155)
    Selamlar.

      Similar topics

      -

      Forum Saati C.tesi Ekim 21, 2017 4:05 am